Son dönemde aile hekimliği sistemi içerisinde yürütülen denetim süreçlerinde yapay zekâ temelli algoritmaların kullanımı ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Özellikle reçete sayıları üzerinden yapılan değerlendirmeler, sahadaki gerçek hizmet sunumunu yansıtmaktan uzak bir tablo ortaya koymakta ve hekimleri haksız ithamlarla karşı karşıya bırakmaktadır.
Mevcut uygulamada; ‘’SGK reçete sayısı, e-Nabız reçete sayısı ve Reçetem reçete sayısı” sistemi üzerinden elde edilen veriler ayrı ayrı değerlendirilmekte ve toplam reçete sayısı bu üç veri kaynağının birleşimiyle oluşturulmaktadır. Ancak burada göz ardı edilen temel bir gerçek vardır: Bu üç sistem aynı reçeteyi farklı platformlarda tekrar eden kayıtlar olarak göstermektedir. Yani sayısal olarak üç gibi görünen veri, gerçekte tek bir reçeteye karşılık gelmektedir. Bu durum, algoritmanın dayandığı kıstasların ne kadar yüzeysel ve hataya açık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Aile hekimliği, yalnızca reçete yazmaktan ibaret bir meslek değildir. Aksine, sağlık sisteminin en temel yapı taşlarından biri olan koruyucu hekimlik hizmetlerini kapsar. Aşı uygulamaları, laboratuvar tetkikleri, gebe ve lohusa izlemleri, bebek ve çocuk takipleri, 15-49 yaş kadın izlemleri, kronik hastalık tarama ve takibi, danışmanlık hizmetleri ve toplum sağlığına yönelik eğitim faaliyetleri bu hizmetlerin başında gelmektedir. Ancak yapay zekâ destekli denetim mekanizmaları bu geniş hizmet yelpazesini görmezden gelerek hekimliği yalnızca “reçete üretimi” üzerinden değerlendirmektedir.
Daha da endişe verici olan ise, bu eksik ve hatalı veriler üzerinden hekimlere yönelik “eczane veya ilaç firmalarıyla iş birliği” gibi son derece ağır ithamların yöneltilmesidir. Oysa herhangi bir saha incelemesi yapılmadan, yerinde denetim gerçekleştirilmeden ve somut deliller ortaya konulmadan yapılan bu tür değerlendirmeler hem meslek onurunu zedelemekte hem de sağlık çalışanlarının motivasyonunu ciddi şekilde düşürmektedir.
Yapay zekâ, doğru kullanıldığında sağlık sistemine katkı sağlayabilecek önemli bir araçtır. Ancak eksik veri, hatalı analiz ve dar bakış açısıyla kullanıldığında adaletsizliğin dijital bir aracı haline dönüşmektedir. Denetim mekanizmalarının amacı cezalandırmak değil, sistemi iyileştirmek olmalıdır. Bunun yolu da sahayı bilen, hizmetin doğasını anlayan ve çok boyutlu değerlendirme yapabilen bir yaklaşım geliştirmekten geçmektedir.
Sonuç olarak; aile hekimlerinin emeğini, sorumluluğunu ve sunduğu çok yönlü hizmeti görmezden gelen, yalnızca algoritmik çıktılara dayalı denetim anlayışı kabul edilemez. Sağlık hizmeti, sadece sayılarla değil; insanla, emekle ve vicdanla ölçülmelidir. Yapay zekâ destek olabilir, ancak asla tek başına hüküm veremez.


